• DITIB Siegburg
  • DITIB Siegburg Camii Ici3
  • DITIB Siegburg Camii ici
  • DITIB Siegburg Dis
  • DITIB Siegburg Logo

Sie wollen spenden?

Empfänger: DITIB Siegburg

Kreditinstitut: KSK Köln

IBAN:

DE32 3705 0299 0001 0324 99

BIC: COKSDE33XXX

V-Zweck: Spende

Wir bedanken uns!
Ab sofort können Sie bei uns auch über

PayPal

spenden. Unser PayPal-Konto lautet:


ditib-siegburg@ditib.de


Vielen Dank für Ihre Spenden!

Moscheeführung?

Dann setzen Sie sich mit uns in Verbindung. Klicken Sie hier!

Aufgrund von COVID-19 (Coronavirus) und Sommerzeitumstellung findet zur Zeit das Freitagsgebet für unsere Glaubensbrüder ab 12 Jahren pünktlich um 14:30 Uhr statt.

Bitte eigenen Gebetsteppich und Maske mitbringen!
Heute53
Gestern59
Insgesamt145694

YARATILIŞTA VE İMANDA KARDEŞLİK

Kardeşlik meselesinin çıkış ve varış noktası nedir? Kardeşlik konusunu konuşmaya nereden başlamalı, getirip nereye dayamalı? Meselenin neşet ettiği esas nedir, varıp dayanacağı ‘ğaye’ nedir? Bu suallere verilebilecek tek cevap vardır: Tevhid. Evet, tevhid, kardeşlik meselesinin hem-esası, hem de gayesidir.
Tevhid, “birlemek” manasına gelir. Allah Vahid’dir, Ehad’dir. Vahid, şeriki olmayan ‘tek’ demektir. Ehad, benzeri olmayan ‘tek’ demektir. İkisi de Allah’ın mutlak ve sonsuz tek’liğini, eşsiz ve benzersiz bir’liğini ifade eder.
Şu halde, mutlak bir olanı “birlemek” de ne oluyor? Biz birlemesek O’nun birliğine halel mi gelir? Tüm iradeli varlıklar şirke sapsa, O’nun Ehad ve Vahid oluşu bundan zerrece etkilenmez. O müşterek varlık değildir, dağılmaz. O mürekkep varlık değildir, parçalanmaz. O Samed’dir, artmaz ve eksilmez.

O halde tevhidin gayesi nedir?
Tevhidin gayesi insanı birlemek, insanı bütünlemek, insanı toparlamaktır. Zira insan dağılır, insan parçalanır, insan bölünür. Duygusu ile düşüncesi, manası ile maddesi, ruhu ile bedeni, kalbi ile kafası, âhireti ile dünyası birbirinden kopar. Bunlar kopunca insan muvahhid olma özelliğini yitirir. Muvahhid insan, dağılmayan, parçalanmayan, bölünmeyen insandır. Bir “birleme” ameliyesi olan tevhid, dağılan insanı toparlamak, parçalanan insanı derlemek, bölünen insanı bütünlemek için bulunmaz bir imkândır.
Tevhid, lâ ilâhe illallah kelime-i tevhidinde ifadesini bulur. Tüm varlığın anahtarı olan bu mübarek kelime iki cümlecikten meydana gelir. Birincisi “hiçbir ilah yoktur” anlamına gelen lâ ilâhe, ikincisi “ancak Allah vardır” anlamına gelen illallah. Birincisi nefiy/olumsuz, ikincisi isbat/olumlu cümledir. İki kanadıyla birlikte kelime-i tevhid, varlık tasavvurumuzu inşa eder.

Vahdet, kardeşliğin en kapsamlı ifadesidir. Vahdetin en kapsamlısı ise, mahlûkatın kardeşliğidir. Kardeşlik, Türkçe’de “bir karnı paylaşmış olmayı, aynı rahimden doğmayı” ifade eden “karındaşlık” kelimesinden gelmektedir. Aynı karnı/rahmi paylaşmış olmak, iki insanı akrabalık açısından “kardeş” kılmaktadır. Allah Rasulü, “Ana rahmi, Rahman’dan bir daldır” buyurur. Eğer anne rahmi Rahman ve Rahim olan Allah’ın sonsuz rahmetinden bir dal ise, o dalın bağlı olduğu yer de ilâhî rahmettir. İşbu ilâhî rahmet, mahlûkatın rahmi mesabesindedir. Varlık bu rahmet sayesinde var olmuş, kevn bu rahmetin bağrında tekevvün etmiştir. Bir rahmi paylaşmak, onu paylaşanları nasıl “biyolojik kardeş” yapmışsa; ilâhî rahmetin akıl sır ermez ‘rahmini’ paylaşmak da, mahlûkatı “ontolojik kardeş” yapmıştır.
Vahyin penceresinden bakınca, mahlûkatın dört açıdan kardeş olduğu görülür:

 Mahlûk olma açısından: Bu, yaratılış ortak paydasında buluşmaktır. Mahlûkat, mevcudu itibarıyla farklılıklar taşısa da vücudu itibarıyla birdir. Hüviyetleri farklı olsa da mahiyetleri aynıdır. Hepsine de Hâlık’ın kudret eli değmiş ve o sayede var olmuşlardır. Hepsi de yaratılmışlık açısından eşittirler. Bir Yaradan’a muhtaçtırlar. Var olmaları Var edene bağlı olduğu gibi, varlıklarını devam ettirmeleri de O’na bağlıdır. Hz. Musa’nın önünde yarılan su, Hz. İbrahim’e serin ve selamet olan ateş, mahlûkat kardeşliğinin gereğini yerine getirmişlerdir.
Mahlûkat, Allah’ın mülkü olma açısından kardeştirler. İnsan gibi bazı unsurlarının “milk sahibi mülk” olması bu hakikati değiştirmez. İnsan da O’nun mülküdür, sahip oldukları da… Dolayısıyla, Allah’ın mülkü olma açısından insanla taşın bir farkı yoktur. Uhud dağını bir baba dostu gibi ziyarete gidip, ne yaptığını soranlara, “Uhud bir dağdır amma, o bizi sever biz onu severiz” (Buhari, Kitabu’l-Cihadve’s-Siyer, 102) buyuran Allah Rasulü’nün bu tavrı, mahlûkatın mülk açısından kardeş olduğu hakikati göz ardı edilerek anlaşılamaz. Zira dağı insanın sevmesi, tek başına anlaşılabilir bir şeydir. Fakat dağın insanı sevmesi, ancak mahlûkat kardeşliği çerçevesinde anlaşılabilecek bir hakikattir. Yine Allah Rasulü’nün yağmurun sağanak halinde yağdığı bir sırada eteğini yağmura tutması üzerine ne yaptığı sorulmuş, o da “Onun Allah’la sözleşmesi daha yenidir; ondan istifade ediyorum” demiştir (Ebu Davud). Onun bu hareketi de mahlûkatın mülkiyet açısından kardeşliği çerçevesinde anlaşılabilecek bir olaydır.

3. Tesbih açısından: Kur’an’ın bildirdiği bir hakikattir ki, bütün bir varlık Allah’ı tesbih etmektedir. Tesbih etmek, kelimenin kök manasının da gösterdiği gibi, yaratan Allah adına hareket etmektir. Yaratan Allah adına hareket etme açısından bütün bir varlık kardeştirler. Bu kardeşlik, tesbih kardeşliğidir. Bu, bütün varlığın Allah adına hareket ettiği anlamına gelir. İlâhî kelamın güneşin ve ağaçların secde ettiğini söylemesi, bu bağlamda anlaşılmalıdır. Yaratılış amacı istikametinde varlığını sürdüren her bir mahlûk tesbih halindedir. Gereksiz yere bir otun koparılması, onun tesbihine mani olunmasıdır. Gereksiz yere bir canlının hayatına son verilmesi, onun tesbihine mani olunmasıdır. Mahlûkatın akıllı ve iradeli bir üyesi olan insanın varlığı bundan istisna değildir. İnsan, inkâr etmiş olsa dahi, her bir hücresi kâinatın ilâhî korosuna katılarak Yaratıcı’sınıtesbih etmektedir. Bu yüzden insanın inkârı sadece Allah’ı inkâr değil, kendi kendini de inkâr sayılmalıdır.
 Bâki olan Allah karşısında mahlûkatın ortak noktası fâni olmasıdır. Mahlûkat, fânilik ortak paydasında kardeştir. Fânilik ortak paydası, fâni olan bütün mahlûkatı, “var olmak için var edene muhtaç olma” demeye gelen iftikar ortak paydasında birleştirir. Bu yüzden mahlûkat için, Allah’a iftikar (muhtaç olma) iftihardır. Mahlûkat fakirdir, HâlıkĞaniy’dir. Allah Rasulü de fakrını fahrı olarak takdim etmemiş midir? Kulun fakrdan büyük fahrı olabilir mi?
Mahlûkatın bu dört açıdan kardeşliği Kur’anî bir hakikat iken, insanoğlunun kendi içindeki kardeşliği nasıl inkâr edilir?

İnsan kardeşliği

İnsan, fıtrat olarak, kendisiyle ünsiyet kurabileceği başka insanlara muhtaçtır. Bu yüzden insana ünsiyet kökünden gelen ‘insan’ adı verilmiştir.
İnsanlık bir ailedir. Bu aile aynı kökten neşet etmiştir. Kur’an bu hakikate şöyle işaret eder;
“Ey insanlık (ailesi)! Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yarattım; derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdim ki, tanışabilesiniz. Elbet Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci(takva) en güçlü olanınızdır; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır” (Hucurat 49/13).
“Ey insanlık!” diye başlayan bir hitapla karşı karşıyayız. Bu hitap üst perdeden bir hitaptır ve insanlık içinden birileri böyle bir hitapta bulunamaz. Bulunsa da ağır kaçar. Böylesine yüksek bir perdeden hitap eden ancak Yaratıcı olabilir.
Âyet, insanoğlunun ‘şimdi ve burada’sına hitap etmektedir. Âyetin konusu insanoğlunun kökeni değil, insanoğlunun birbirine karşı ahlâkî duruşudur. Bu duruşu bozmak sadece insanın insana karşı sorumsuzca davranışı değil, aynı zamanda insanın Allah’a karşı da sorumsuzca davranışıdır. Bu sorumsuzluğun adını âyet, “insanın insana kavim ve kabile gibi beşeri kökeninden dolayı üstünlük taslaması” olarak koymaktadır. İnsanı yaratan Allah, bu tavrı bir sapma olarak tescil etmekte ve insana kökeninin birliğini hatırlatmaktadır. Kökendeki birliğe rağmen ilerleyen süreçte insanlığın kavimler ve kabilelere ayrılmasının gerekçesi “tanışmak” olarak takdim edilmektedir.
Âyetin,ana fikri “Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır” (yani takva) cümlesidir. Bu cümle, bir hakikati en çıplak biçimde dile getirmektedir: Ey insanoğlu! Irk gibi, renk gibi, cinsiyet gibi kendi tercihin olmayan hususlardan dolayı üstünlük iddiasında bulunma! Zira kimse kendi ırkını, rengini ve cinsiyetini kendisi seçmiyor. İnsanın kendi seçmediği bir şeyle övünmesi gülünçtür. Allah nezdinde tek üstünlük ölçütü vardır: Takva. Zira takva, tümüyle insanın kendi tercihine dayanmaktadır..
Hz. Ali, valisi Malik el-Eşter’e yazdığı mektuplardan birinde, ona emri altındakilere âdil muamelede bulunmasını öğütlerken, şu manidar cümleyi kullanıyordu: “İnsanlar ya insanlıkta eşin, ya da dinde kardeşindir.”

İnsan, Allah’ın şaheseridir. İnsanda Allah’ın emeği vardır. Farklı inançlara mensup olması bir mü’min açısından insanı gözden çıkarma gerekçesi olamaz. Mü’min bir kul, Allah’ın insan üzerindeki büyük emeğini görmezden gelemez.

 

- Siegburg Merkez Camii Din Görevlisi Mesut AY -

News

Kommende Termine